Ben ne olduğunu anlamadan bu hafta sonu da geçti gitti... Tam, yaşasın bu akşam Cuma, ooh iki koca gün tatilim derken bir de bakıyorum Pazar günü gece yarısı olmuş!
Cumartesi günü erkenden dişçiye gittim, o arada ablam fotoğrafçılık kursuna gitti. O ara Emel arayıp eve geldiğini, istediğimiz zaman minik Bade'yi görmeye gidebileceğimizi söyledi. İşlerimiz bittikten sonra minik Bade'ye ciciler alıp Quick China'ya sushi yemeye gittik. Karnımızı bir güzel doyurduktan sonra biraz da kendimiz için alışveriş yaptık. Tam da istediğim modeldeki eteği Marks&Spencer'da görünce deneme kabinine koşuşumu görmenizi isterdim:)
Ordan çıkıp Bade'nin butlarını yemeye gittik. Oburiks Bade hiç doymadan annesini emiyor ve acayip tatlı. Kat kat olan butlarını yemeye doyamadık resmen. O kadar tombiş ki aldığımız tulum basenlerden geçmedi ve değiştirilmek zorunda!
Akşam üstü de biraz ders çalışıp kitap okudunktan sonra gün bitti.
Bu sabah biraz ortalığı toparlayıp keyif kahvelerimizi içtikten sonra yine biraz ders çalıştım. 4'e doğru arkadaşlarla buluştuk. Yemek yiyelim, sohbet edelim, dolaşalım derken 10'u buldu eve gelmem. Geldiğimde kuzenlerim bizdeydi, biraz onlarla oturdum ve Pazar günü de böylece son buldu. Şimdi biraz bakmam gereken şeyler var. Onları araştırıp kitap okuyup uyuyacağım. Yarın hocamla birlikte lisans derslerine giricem, öğlen belki kütüphaneye uğrarım ve bölüm dergimiz için yapmamız gereken birkaç şey var. Dergimizi SSCI üyesi yapmak istiyoruz ve yüzdük yüzdük kuyruğuna geldik resmen...İnşallah bir sorun çıkmadan alnımızın akıyla çıkacağız!
Haydi bana kolay gelsin!
Pazar, Şubat 27, 2011
Çarşamba, Şubat 16, 2011
Şimdilik Ankara
Bu dönem benim için epey gidip gelmedi bir dönem olacak. Her ayın 3 haftasını Ankara'da, 1 haftasını Gümüşhane'de geçireceğim. Haziran'dan sonra da tezimi orada bitirip ondan sonraki hayat çizgisi nereye götürürse oraya... Ankara'da olduğum süre içinde gündüzleri burda asistanlık yapıp akşamları da derslerime gireceğim. Epey yorulacak olsam da şikayet etmiyorum. İşleyen demir ışıldar, her gün yeni şeyler öğreniyorum bir sürü tecrübeli insandan.
Şimdilik 3 hafta Ankara'dayım, tabi ailem zevkten dört köşe. Arkadaşlarla buluşma programları ayarlamaya çalışıyoruz bir de bu yoğunlukta. Hazır buradayken görebileceğim kadar çok arkadaşımı görmek istiyorum. Ayrılık kısa süre de olsa özlemişim herkesi, her şeyi...
Bugün babamın doğum günüydü. 1948 doğumlu babam 63 yılı devirdi sağlıkla, huzurla... İyi ki doğdun babacığım...
Şimdilik 3 hafta Ankara'dayım, tabi ailem zevkten dört köşe. Arkadaşlarla buluşma programları ayarlamaya çalışıyoruz bir de bu yoğunlukta. Hazır buradayken görebileceğim kadar çok arkadaşımı görmek istiyorum. Ayrılık kısa süre de olsa özlemişim herkesi, her şeyi...
Bugün babamın doğum günüydü. 1948 doğumlu babam 63 yılı devirdi sağlıkla, huzurla... İyi ki doğdun babacığım...
Cuma, Şubat 11, 2011
İnanmak
"Choose to do what you can do, and God wıll help you what you cannot. Keep your faıth strong!" James Meyer
Cuma, Şubat 04, 2011
Tatsız Tuzsuz
Defne'nin vefatına çok üzüldüm... Günlerdir sürekli etkisindeyim. Herkes üzerine o kadar şey söyledi ki, artık canım bu konuda tek bir cümle bile kurmak istemiyor. Hayat dolu bir insan bu dünyada değil artık. Başka söze gerek yok.
Bu günlerde şunu düşünüyorum; enflasyon, hayat şartları, olumsuz koşullar falan değil, Türk milletini asık suratlı ve stresli yapan gazete ve televizyonlar. Bu sektör o kadar kötü kalpli insanlarla dolu ki, takip ettikçe sinirleriniz yerinden oynuyor. İster istemez etkileniyorsunuz ve gündelik yaşamınıza yansıyor bu sinir. Herkes kendi egosunun peşinde yalnızca. Ne dersem diyim en çok ben okunayım, en çok ben konuşulayım, beni beğensinler, bana aferin desinler, beni desteklesinler ama canını yaktığım insanların canı cehenneme!
Satılmş insanların kalemlerinden çıkan kelimelerden haber almak çok kötü. Bu insanlar sadece ve sadece hataların peşinde. Olumsuzlukları gösterme yarışı sanki bu. Kim en fenayı yayımlarsa ve yayınlarsa o kazanacak demiş sanki biri! Birbirine laf atanlar, iftira edenler, dedikodu kazanları...
"Devlet büyüğü" denilen adamlar olayı mahalle kavgasına dönüştürmüş zaten. Eline mikrofonu alan neredeyse "ben kusayım da sen ye!" diyecek halde. "Sanatçı" denilen insanlar gün geçtikçe basitleşmekte. Herkes birbiriyle küs, kavga halinde, bitmeyen bir rekabet...
Bunun sonu ne? Nedir derdiniz? Hani herkes Mevlana'ya hayrandı? Her dakika paylaştığınız sözlerin ne kadarını anlayabildiniz? Nerede kaldı kusurları örtmede gece gibi olmak?
İşte ölüm. Her an ensede. Ne yaş dinliyor, ne kalem, ne de mâkam...
Bu günlerde şunu düşünüyorum; enflasyon, hayat şartları, olumsuz koşullar falan değil, Türk milletini asık suratlı ve stresli yapan gazete ve televizyonlar. Bu sektör o kadar kötü kalpli insanlarla dolu ki, takip ettikçe sinirleriniz yerinden oynuyor. İster istemez etkileniyorsunuz ve gündelik yaşamınıza yansıyor bu sinir. Herkes kendi egosunun peşinde yalnızca. Ne dersem diyim en çok ben okunayım, en çok ben konuşulayım, beni beğensinler, bana aferin desinler, beni desteklesinler ama canını yaktığım insanların canı cehenneme!
Satılmş insanların kalemlerinden çıkan kelimelerden haber almak çok kötü. Bu insanlar sadece ve sadece hataların peşinde. Olumsuzlukları gösterme yarışı sanki bu. Kim en fenayı yayımlarsa ve yayınlarsa o kazanacak demiş sanki biri! Birbirine laf atanlar, iftira edenler, dedikodu kazanları...
"Devlet büyüğü" denilen adamlar olayı mahalle kavgasına dönüştürmüş zaten. Eline mikrofonu alan neredeyse "ben kusayım da sen ye!" diyecek halde. "Sanatçı" denilen insanlar gün geçtikçe basitleşmekte. Herkes birbiriyle küs, kavga halinde, bitmeyen bir rekabet...
Bunun sonu ne? Nedir derdiniz? Hani herkes Mevlana'ya hayrandı? Her dakika paylaştığınız sözlerin ne kadarını anlayabildiniz? Nerede kaldı kusurları örtmede gece gibi olmak?
İşte ölüm. Her an ensede. Ne yaş dinliyor, ne kalem, ne de mâkam...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)