Cuma, Ekim 29, 2010

Kış Çorbası

Malzemeler:
2 kuru soğan
1 orta boy patates
2 havuç
1 bu bardağı kırmızı mercimek
3 diş sarmısak
salça
kara biber
kırmızı biber
tuz
tarçın
zencefil
nane
tereyağ ve zeytinyağı

Soğanları küp küp doğrayıp, patates ve havuçları da rendelektikten sonra tüm bu malzemeler bir düdüklüye konur. Üzerine de yaklaşık 2 litre su ekleyip pişirilir. Piştikten sonra bir güzel el blenderından geçirilir ve üzerine limon sıkıp afiyetle yenir.

Perşembe, Ekim 28, 2010

Uzaklara Gitme Sana Küserim

Yakınlara gelirsen alır giderim...

Şu gördüğünüz koy Marmaris'in en güzel koylarından. Çocukluğumun yazları buralarda kovamla denizden su taşımakla, sabah denize girip, öğlen uyuyup öğleden sonra yine sahile inmekle geçti. Sahilde tüm insanlarla ahbaplık kurup, tüm garsonlara kendimi tanıtıp, sahilde bir yandan oyunlar oynayıp bir yandan şarkılar söylerdim. En çok söylediğim şarkı da "Uzaklara gitme sana küserim" şarkısıydı.
Daha 3-4 yaşlarındayım, kolluk ve simitle yüzüyorum fakat onlarla birlikte açılmama izin vermiyor annemle babam. Onlar açılmaya gittiklerinde ben de sahilden onlara bu şarkıyı söylüyorum. Aradan yıllar geçiyor... Biz yine bu koylardayız. Babamın daha sonradan platin takılmasını gerektirecek diz problemi ortaya çıkıyor. Bu kez de o kendisi çekiniyor açılmaya, "Aman kuzum bir şey falan olur, ben fazla açılmayayım" diyor. Sahile gidip aynı şarkıyı bu kez de o söylüyor benim için. "Darılmaca yok yok, sarılmaca çok..." diye...

Az önce bu şarkıyı duydum da eski günler geldi aklıma. Çocuk dediğin "mini mini bir kuş dolmuştu" yu söyler, ben bir gariptim işte... Bir de "Aynı çatı altında, aşkımız bir halanmış" şarkısı vardır, o yaşların favori parçası benim için. Daha 'y' sesini çıkartamazken hicâz makamından eserler mırıldanırdım. Tüm ailece bilinen ve tarafımdan müstehcenleştirilmiş tat ketçap reklam sloganı vardır bir de, "Döt döt yeee" diye evde koşuşturduğumu çok iyi hatırlıyorum:)

Pazartesi, Ekim 25, 2010

Yoğun...

Sabah işe, akşam okula git. Eve gel ödevleri yap, göz makyajını çıkart ve uyu. İnanmayacaksınız ama içlerinde en üşendiğim göz makyajı çıkarma kısmı.

Şu 29 Ekim tatili gerçekten iyi bir fırsat olacak sunumlarımı hazırlamam için. Ha, bir de Melih'le buluşmak için:) Melih'le buluşma işi yarınki yazımın konusu olsun, epey vakit alacak çünkü. İyi geceler.

Cumartesi, Ekim 23, 2010

Lost

"Where is the Life we have lost in living? Where is the wisdom we have lost in knowledge? Where is the knowledge we have lost in information?"

T. S. Eliot

Ojelik

Eskiden salonumuzda bulunan içine camdan yapılmış fillerimizi ve kuğularımızı dizdiğimiz bir objeydi bu. Sonra o fillere ne oldu, şimdi nerdeler hiçbir fikrim yok. Sanırım bir kısmı kıırldı veya kayboldu. Annem de dolapların üen tepelerine kaldırmış bu zavallıcığı.
Dün dolapları düzenlerken rastladım kendisine. Hemen indirdim yıllardır saklandığı yerden ve bugün de güzel astım odama. Kendisine uygun biblolar, maketler vb. bulunana kadar şimdilik ojelerimi ağırlıyor. (Orta rafa ancak bir ojem sığabildi)

Oje şişeleri dışında ne koyabilirim acaba, fikri olan var mı?

İlginç Fikirler

Şuraya bir bakın derim!

Salı, Ekim 19, 2010

CIY

Kuaförde vakit geçirmekten ne kadar nefret ettiğimi daha önce belirtmiş olmalıyım. Orada beklerken boşa geçen zaman, kuru gürültü, kuaförlerin gereksiz sohbet açma çabaları... Tüm bu olumsuzluklar üstüne saçlarımı uçlarından kendim almaya karar verdim! Islak saçlarımı güzelce tarayıp ikiye ayırdım ve  kırıklarımı güzelce yok ettim. Çok orantılı olmamış olabilir ama çok da sorun değil, nasılsa saçlarım kıvırcık ve hepsi kıvrılıp gidecek:) Do it yourselften sonra şimdi de Cut it yourself!

Bugün Tüketim Toplumu'nu bitiremedim çünkü rezalet bir çeviriydi! Boudrillad çeviriyi okusa vay be, neler demişim meğer derdi. Az önce yayınevine mail atıp şikayetlerimi bilirdim. Bakalım, belki bir yararı olur...

Bu arada, yeni bir işe başlıyorum. Hayat böyle işte, 24 saat olmadan neler doğar...

Pazartesi, Ekim 18, 2010

İyi ki Doğdum! Gördün mü 24 Oldum...

Bir yaş daha geride kaldı sevgili günlük gibi klişe laflarla başlamayacağım söze merak etmeyin.

Günün anlam ve önemini belirten cümleler benim için şunlardır: Hayat bazen zor olsa da kesinlikle yaşamaya değer! İnsan sağlıklıysa ve arkasında bir ailesi varsa dağları bile deler! Bunun için her gün Allah'a şükrediyorum... Ben kendimi çok seviyorum ve beni böyle yetiştirdikleri için aileme çok teşekkür ediyorum. Ve tabi ki çok değerli arkadaşlarım... İyi ki varsınız!

Hayatımın geri kalanında bu dünya için daha yararlı ve kalıcı şeyler yapmak istiyorum. Gerek nehirlerden plastik toplamak, gerek bir görme engelli için kitap okumak, gerekse kimsesiz bir çocuğun kimsesi olmak... Şu yalancı dünyada sırf kendimizi mutlu edip, kendi egolarımızı tatmin edip, kendimiz için uğraş vermemeli; hayattaki başka hayatları da tanımalı ve önemsemeli diye düşünüyorum.  İnsan, doğup büyüyüp ölmemeli. Doğup, birşeyler yapıp ölmeli!

Pazar, Ekim 17, 2010

Süpermarket Sözlü Kültürü Öldürür

Barry Sanders Öküzün S'sı nda şöyle diyor:

Köylüler alışverişlerini pazarlıkla, birbirlerine sataşarak yaparlar. Bu, hem alıcıyı hem de satıcıyı canlandıran, herkesten fazla bağırmasına, ellerini ordan oraya sallamanarına neden olan bir işlemdir ve adeta kendi içinde bir gösteridir. İyi yapıldığında yavaş yavaş müşteriyi çeker. Herkes izleyeceği şeyin alışverişin kendisinden daha çok daha heyecanlı olduğunu bilmektedir. Çünkü burada değiş tokuş edilen şey mal ya da para değil, söz ve beceridir. Köydeki herkes çarşının bir güç gösterisine tanık olmasını bekler ve yerli halk, bunu kendine ögzü bir tarz geliştirerek yapacak kadar becerikli olanlara özel bir değer verir. Düzenli rafları, sabit fiyatları ve- her biri kendi arabasını iten bireyleriyle- görece sessizliği içinde süpermarket ise marcado (çarşı) denen şeyin yazılı kültüre dönüşmüş biçimidir. Süpermarketi ister al ister alma, der. Eğer bu ürün çok pahalıysa başka bir markayı alırsın-tıpkı televizyon kanallarını değiştirmek gibi.Şikayet edebilirsin ama pazarlık edemezsin. Kendini ya nakit parayla ya da dükkandan çıkıp giderek ifade edebilirsin. Alıcı ve satıcı demirbaş eşyalar kadar susukundur. "Para konuşur."

Cuma, Ekim 15, 2010

Sonbahar Hızlı Geldi

Babamın ve liseden arkadaşlarının yılda iki kez bir araya geldikleri bir organizasyonları var. Şimdiye kadar, İstanbul, Antalya, Çeşme, Erzurum ve Ankara'da toplandılar. Herkesin eşi ve çocukları geliyor, bir akşam yemeği yeniyor, babam kanun çalıyor, şarkılar söyleniyor ve ertesi sabah da kahvaltı yapıp ayrılıyorlar.  Bugün öğrendim ki bu yıl yeniden İstanbul'da buluşmaya karar vermişler.

Ben 2 yıldır hafta sonları çalıştığımdan hiçbir toplantıya katılamamıştım. Bu kez ben de kesin geliyorum derken birden "Bi dakka ya, Nesli artık İstanbul'da, ben ona giderim!" dedim. Nesli karşıda olduğu için direkt ona inip, annemlerle yemeğe ve kahvaltıya katılmayıp, Nesli'yle süper bir haftasonu geçirmeyi planlıyorum!! Sanırım onun uzaklarda oluşuna henüz alışamadı bünyem, sonradan dank ediyor. Henüz kendisinin haberi yok, acaba sürpriz mi yapsam:) Ama eminim duyunca havalara uçacak! Böyle birden çıkan sürpriz seyahatlere bayılırım!

İnşallah hava güzel olur, İnşallah hava güzel olur, İnşallah hava güzel olur...

Bu arada, ne ara Sonbahar geldi ben anlamadım. Daha dalında bir sürü kızarmayı bekleyen domatesleri var fidelerimizin. Bugün pazarda baktım her yer lahana ve turşuluk malzemelerle dolu. Tamam işte, kış geldi demektir:(

Perşembe, Ekim 14, 2010

Dinlenme

Bugünlerde biraz fazla yoruldum. Günlerim ekrana ya da sayfalara bakmakla geçtiğinden bir günlük ara veriyorum kendime. Masamı toplamayı, odamı düzenlemeyi, çekmecelerimi döküp yeniden düzenlemeyi, benli odada ufak değişiklikler yapmayı planlıyorum. Bilgisayarımın masa üstünü temizlemeli, kameramdaki resimleri aktarıp arşivlemeliyim. Her şey elimin altında ve bir nizam içinde olmalı.

Yarın göz doktorunda randevüm var, astigmatımda bir artış sezinliyorum ama bakalım, yanılıyor da olabilirim. Bugün derste anlattığım bir olay üzerine, hocam "Dişil ve eril ilişkileri üzerinden gündelik yaşamda totalitarizm" konulu bir ödev verdi. Derslerimiz çok eğlenceli geçiyor. Bol bol konuşup, tartışıp, öğreniyoruz. Ben artık yeni insanlar tanımaktan bıktığımı, daha doğrusu "insan" tanımaktan bıktığımı sanıyordum ama bıkmamışım meğer. Her gün yeni insanlar keşfetmeyi seviyormuşum aslında...

Not: Fotoğraf, oturma odamızdan dünyanın görünüşü...

Okuma Hızı

Bugünlerde okuma hızıma kendim de şaşıyorum... Neredeyse günde bir kitap okumam gerekiyor ve dolayısıyla çorba karıştırırken, birini beklerken, metroda, dolmuşta, uyumadan önce, uyandıktan sonra, her an okumam gerekiyor... Geçen gün Özlem hocayla konuşurken güncel durumumdan bahsettim de "ama sen istedin bunu" dedi. Evet, çok haklıydı, bunu ben istedim. İyi ki de istedim!

Salı, Ekim 12, 2010

Ankara'ya Dönüş

4 günlük Erzurum ziyaretimiz sona erdi. Kına gecesi ve düğün çok güzeldi, bol bol oynayıp, gülüp, eğlendik... İlk kez bir gelinin evden çıkışına bizzat tanık oldum, gerçekten de acıklıymış... Herşey geleneklere sadık kalınarak yapıldı. Erzurum'lu olduğum halde bilmediğim birçok ayrıntıyı bu vesileyle öğrenmiş oldum. Mesela, düğün günü erkek evi gelini almaya geldiğinde, herkese şerbet ikram ediliyormuş-kapıda çalan davulcu ve zurnacı da dahil olmak üzere. Bir de oldukça gereksiz bulduğum bir adet daha var, gerçi annem bunun adet değil tam bir modern zaman uydurması ve boşa israf olduğunu söylüyor, ki bence de çok haklı: kına gecesinden sonra yakın akrabalarla eve geliniyor, bir de evde ağırlanıyorlar tekrar pastalarla, böreklerle... Madem böyle bir adet var neden salonlar tutulup kına geceleri yapılıyor? Birinden biri gereksiz.

Erzurum 2011 Kış Olimpiyatlarına epey güzel hazırlanıyor. Resmen şehrin çehresi değişmiş. Atlama kulelerini yakından görebildim, dünyanın en uzun atlama kulesiymiş bunlar... Şehir içinde de ağaçlar dikiliyor, banketler ve kaldırımlar yenileniyor.Palandöken'de yapımı bitmiş ya da devam eden birçok otel var. Yani, dünyayı en iyi şekilde ağırlamak için elinden geleni yapıyor Erzurum.

Benim okumam gereken kitaplarım olduğu için neredeyse gezmeye fırsat bulamadan kitaparımla geçirdim boş kalan zamanlarımı. Neyse ki yetiştirebildim de içim rahat girdim bugün derse. Yine de sırada okunmayı bekleyen birçok kitabım var... Şimdilik benden haberler bu kadar.

Ha bir de, cağ kebabın tadı hala damağımda!

Salı, Ekim 05, 2010

Hayat Akar...

Birkaç gündür oldukça kırgın ve halsizim. Hasta olmamak için her şeyi yapıyorum fakat bu durum daha da yorucu. Tam hasta olsam, tam hasta psikolojisine girer ilaçlarımı alır yatarım ama bu şekilde tam bir serseme dönüyor insan. Sabah kalktığımda bademciklerim şişmişti, kalkınca geçti, öğlene doğru sesim bozuk bozuk çıkmaya, burnum akmaya başladı derken hemen bir soğuk algınlığı giderici ilaç aldım. Bol bol soğan ve mandalina yiyerek durumu toparlamaya çalışıyorum. Sanırım vücudum ani hava değişimine ayak uyduramadı.

Perşembe günü kuzenimin düğününe Erzurum'a gidiyoruz. Orası burdan daha soğuk olacağından hasta olmamak için epey çaba sarfetmem gerek. Şu an için tek hayalim bolca cağ kebap yemek! Bir de arkadaşlarıma söz verdim, onlara ordan getirilecekler var..

Günler bolca kitap ve makale okumayla geçiyor. Tek sinir olduğum şey, hocaların baskısı biten kitapları okumamızı istemesi... Üstüne bir de kütüphane sisteminin çökmesi eklenince ortada kalıyor insan. Ben de bu durumda lisans hocalarıma başvuruyorum, sağolsunlar oldukça yardımcı oluyorlar. Şimdilik böyle, hayat herkes için bir şekilde akıp gidiyor işte. Herkese kolaylıklar...

Pazar, Ekim 03, 2010

Meğer Minnoş'un Sahibi Varmış

Dün gece tesadüfen öğrendik ki minnoş meğer yan komşumuzun kızının bahçelerinde özenle beslediği kedisiymiş. Ben de o yüzden böyle bir yavrunun varlığından bir habermişim. Onun güvenilir ellerde olduğunu bilmek de güzel...

Cumartesi, Ekim 02, 2010

Eve Kedi Aldık!

Bugün odamda makaleme devam ederken dışardan mev mev diye sesler gelmeye başladı. Bu ses dikkatimi çekti çünkü sokaktaki tüm kedileri yaz boyu büyüttük, e baktığımız kediler hamile de değildi. Neydi bu yavru kedi sesi?

Hemen aşağı koşup kapıyı açtım bir de baktım ki bizim kedi yine doğurmuş! Diğer tüm yavrular tıpkı babaları gibi bembeyazken bu tıpkı kendisi gibi... Süt var mı diye dolaba baktım fakat kalmamıştı. Ufak bir tasa yğourt koydum ben de. O sırada yanıma ablam geldi, hemen yavruyu kucakladı. Neva bunu eve alalım derken, benim de tam aklımdan aynı şeyler geçiyordu fakat annem asla böyle bir şeye yanaşmayacağından o kediyle vedalaşmak daha acıklı olur diye, malesef alamayız, hem havalar daha çok da soğumadı, o üşümez falan demeye başladım. Sonra yavruyu biraz daha sevdikten sonra makaleme devam ettim.

Birkaç saat sonra mutfağa indim, ablam da salon kapısından minnoşa merhaba demek istemez misin dedi. Biz bu kediyi kapıda sevdiğimizde annem evde yoktu, fakat bu soru yöneltildiğinde annem eve gelmiş, yukarda bulmaca çözüyordu. Birden gözlerim parladı! Nasıl yani? dedim. kafasını sallayıp evet, dedi. E annem görünce ne dedi diye sordum. Allah'ım sen bana sabır ver diyip yukarı çıktı dedi.  Yıllardır kıramadığımız şeytanın bacağını kırmış, eve kedi sokabilmişiz meğer...

Bu gece kediciğimizin kaldığı odanın kapısı kapalı kalacak. Annemle ablam bu şekilde anlaşmış. Yalnız kedimizin sol gözünde bir sorun var. Evde Terramycin vardı, biraz ondan sürdüm, İnşallah hemen geçer. İlerleyen günlerde akibeti belli olacak. Umarım bu kedicik ebediyen bizim olur!