Cuma, Şubat 26, 2010

Çizgili Pijamalı Çocuk

Bugün işten erken çıkınca arkadaşımla bize gidip film izlemek üzere sözleştik. Seçtiğimiz film
daha önceden hakkında hiç bir fikrimizin olmadığı The Boy in the Striped Pajamas'dı. Haydi bunu izleyelim bari deyip kurulduk ekran karşısına.


Filimin her dakikası bizi içine öyle bir çekiverdi ki nerdeyse çıtımız çıkmadan filmin sonuna geldik. Film, 2. dünya savaşı sırasında Nazi'ler ve Almanlar arasındaki ilişkiyi konu ediyor. Aslında ilişki demek fazla iyimser bir tabir olur, çünkü iki taraf arasındaki bir ilişki değil, karşılıksız bir eziyet aslında...


Alman bir asker oğlunun, Nazi kampından Yahudi bir çocukla olan arkadaşlığını anlatan filmin sonu insanı dehteşe düşürüyor.


Fragmanı izlemek isteyenler için:http://www.boyinthestripedpajamas.com/#/trailer

Çarşamba, Şubat 24, 2010

Bir Gün

Herkes Cuma akşamlarını sever, haftasonları için programlar yaparken; ben dünyayı tersten yaşar, tüm planlarımı hafta içine saklarım.
Eskiden Cuma akşamları ne de güzeldi. Süper Baba'yı izler, yarına yapılacak ödev yok diye sevinirdik... Tek üzüntümüz Fikret'in iki ara bir derede kalışlarıydı...

Şöyle sadece bir gün tatilim olsa. Sabahtan akşama kadar pijamalarımla bütünleşip, yarın ne giysem diye dolap başında saatler geçirmeyip, o an canım ne istiyorda onu yapsam, hiçbir yere yetişmek zorunda kalmasam...

Evet, sadece bir gün...

Pazartesi, Şubat 22, 2010

Kısır Keyfi ve Frida

Dün akşam kısır partisine davetliydim. Ne zamandır gitmeyi planladığımız bir arkadaşımız bizi akşam kısır yemeğe davet etti. Gün boyu 10 saat ders anlatmış olmama rağmen, söz konusu olan hayatta en svdiğim iki şeyden birisi- diğeri kısır- olunda uça uça gittim! Ardından içilen çaylar, kahveler ve hoş bir sohbetin ardından bana kalan uykusuz bir gece oldu:)

Nedense yaşlı insanlar gibi çok çay veya kahve içersem o gece bana uyku haram olur:) Ben de bu sayede ne zamandır izlemek isteyip de zaman bulamadığım Frida'yı izlemeye karar verdim. Meksika'lı ressam Frida Kahlo'nun sıkıntılarla geçen hayatını anlatıyor Frida. Bir sanatçının, herşeye rağmen, hatta kendisine rağmen, sanatına nasıl da bağlı olduğu çok güzel bir bakış açısıyla anlatılmış. Frida'ya hem lezbiyen ilişileri, hem de sadakatsiz kocasına çok aşık olan bir kadın ve de resim yapmaya nefes almak kadar bağlı olan bir ressam gözüyle bakılmış.

Kahlo'yu oynayan Salma Hayek'in performasına söylenecek söz zaten bulamıyorum...

Cumartesi, Şubat 20, 2010

O. Bayülgen


Uludağ sözlük yazarlarından biri, Okan Bayülgen'in programlarındaki başarısını aynı programda hem çok akıllı hem çok zeki, hem çok kültürlü hem kültürsüz(yüksek lisans mülakatında kültürsüzlük diye bir şey olamayacağını şiddetle savunmuş ve 90/100 almıştım fakat olduğunu düşünenler de var demekki), hem çok güzel hem çok çirkin, hem çok ünlü hem az tanınmış insanları konuk almasına bağlamış.


Belki de gerçekten Okan Bayülgen'e haftada 3 gün canlı yayın yaptıran bu kadar farklı uçlardan insanları aynı konu üzerinde konuşturabilmesidir, bilemeyiz. Ancak, benim gibi aptal insana tahammülü olmayan biri bile şu kızın ve kardeşinin abukluklarına dayanamazken, Okan gibi en ufak saçmalığa dayanamayan birisi şu kızları nasıl ağırlıyor?


Konukların "çok aptal" kısmı için bu ikili gayet uygun bir seçim fakat gerçekten dayanılmaz derece ince ses tonları ve anlamsız cümleleri var. Okan'dan ricam yine aptal olan ama bunlardan biraz daha akıllı- ki mutlaka öyle birileri vardır- insanlar çağırması.


Çarşamba, Şubat 17, 2010

Black Zuzu


Az önce Berk "Zuzu sen buna kesin bayılırsın" deyip işte bunu yolladı:)

Penguen Bu Hafta

Selçuk Erdem Twitter'dan paylaşmış Penguen'in bu haftaki kapağını... Gülmekten öldüm, ben de burdan paylaşayım dedim..

Salı, Şubat 16, 2010

Vodafone

Ay 2 gündür deli ettiler!!

Bir türlü açılmayan hat, yüklenmeyen dakikalar, cevap vermeyen telefonlar...


Aaaaaaa!!!

Akşam Sohbeti

Bu akşamüstü Senem'le buluştuk. Kızılay'a inip taksiye atladım fakat trafik o kadar sıkışıktı ki sürücüye "Sanırım ben inip yürüsem daha kısa sürede varıcam." dedim. Taksiden inmemle birlikte deli bir yağmur başladı... Yanımda ne şemsiye, ne bere, şapka vs. koştur koştur vardım Cafe Bien'e. Malum, günlerden Pazartesi olması dolayısıyla kimsecikler yoktu..

Aynı saatlerde telefon operatörümü de değiştirmekte olduğumdan hattım kapalıydı, ne msj atabilirdim ne de telefon edebilirdim.. Aynı şekilde beni arayan da bana ulaşamazdı. Bir an Acaba Senem aradı da ulaşamdı mı hissine kapıldım. Şu telefonsuz günlerde insanlar nasıl yaşıyordu bi anlasam..

Neyse ki yaklaşık on dakika sonra da Senem geldi. Çikolatalı cheesecake ve çaylarımız eşliğinde güzel bir sohbet edip, boş sokaklarda Tunalı turu yapıp yuvalarımıza döndük:)

Pazar, Şubat 14, 2010

Yeniden!

Okul ve iş temposu yeniden başlıyor! Aslında Allah dağına göre kar verir sözü çok doğru. Benim gibi evde oturmayı pek sevmeyen, haftada sahip olduğu tek yarım gününü bile dışarda geçiren biri için hem çalışıp hem okumak gayet iyi- hele de istediği bir alanda çalışma yapıyorsa...

Çok yakın bir arkadaşımın babası çok ağır hasta:( İçinizi karartmak istemem fakat yalnızca şunu söyleyebilirim; hayatta sağlıktan daha kıymetli birşey yok... Bazen laf ola beri gele gibi dilimize pelesenk olmuş bu lafı çok da farkında olmadan kullanıyoruz ama bunu gerçekten hissetmek çok önemli sanırım. Eski günleri geri getirip, sağlıklı günlere dönebilmek için neler vermezler şimdi bir görseniz... Bir şeyler yapmak isteyip de yapamamak, elinin kolunun bağlı olması, olanlara sadece seyirci kalmak çok zor bir durum.. Yine de onların yüzünü bir an da olsa güldürmek, iki espiri yapıp anlık mutluluklar yaşatmak güzel şey... Keşke daha iyilerini yapıp, hayatları değiştirme şansımız olsa.. İnşallah güzel günler göreceğiz, buna inanıyorum!

Şifa bekleyen herkese Allah yardım etsin diyorum..

Cuma, Şubat 12, 2010

Yeni Hal

Blogumun bu arka planının çok sevdim. Daha önceki ve ondan öncekileri de çok beğenmiştim ama bu başka bir hava kattı sanki..

Değişikliği seviyorum fakat bir müddet daha böyle kalıcak bu sayfa sanırım. Yaza doğru daha canlı bir şeyler olur belki:)

Çarşamba, Şubat 10, 2010

J. D. Salinger


Aslında uzun zamandır yazmak istediğim bir yazıydı, bir türlü kısmet olmadı.


Hayatımın kitabını yazan adam öldü. Daha önce de bahsettiğim gibi The Catcher in the Rye'ın yazarı, okurken "İnsan nasıl böylesine muhteşem bir dil kullanır" dedirten muazzam yazar 91 yaşında hayata gözlerini yumdu:( Kitabını okurken hala yaşıyor olduğunu bilmek, bir gün bir yerlerde karşılşıp Holden Caulfield üzerine sohbet etme hayalleri kurmak güzeldi...


27 Ocak'ta vefat ettiğini duyduğumda acaba onun gibi bir yazar bir daha dünyaya gelir mi, ya da ben The Catcher in the Rye'dan aldığım zevki bir başka kitaptan da alırmıyım diye düşündüm..


Büyük ihtimal hayır.


Kırmızı Kolye




Hayatımda aldığım en anlamlı hediyelerden biri... Ve bu sıralar taşımaktan oldukça zevk aldığım güzel kolyem..

Salı, Şubat 09, 2010

Memo Prag'da:(

Canım arkadaşım Memo bugün Prag'a uçtu... Daha da kötüsü o gitmeden birbirimizi göremedik! Benim İstanbul'dan geldiğim günün gecesi o da İstanbul'a uçtu...

Neyse, önemli olan onun orda mutlu ve başarılı olması. Sayılı gün çabuk geçsin, Memo yurda bir an önce dönsün diyorum!

İşe Dönüş..

İşe dönmek o kadar zor oldu ki! Gri bir Ankara'ya uyanmak, deniz havasını soluyamamak, üstüne üstlük ders anlatmak olduçka sıkıcıydı...

Haftaya masterın 2. dönemi başlıyor allahtan da sevdiğim bir şeyi yapıyor olmanın keyfini yaşayacağım. Yüksek lisansa başlamış olmak verdiğim en akıllıca kararlarımdan biri sanırım. Doktoraya başladığımda aynı şeyi düşünmeyeceğimi söylüyor şu an doktora yapmakta olan ablam ama olsun, önemli olan yaşanmakta olan anın tadını çıkarmak değil mi zaten...

Pazartesi, Şubat 08, 2010

İstanbul Tatili

İstanbul her zamanki gibi çok güzeldi fakat bu kez oldukça soğuk ve yağışlıydı. Yine de hava koşulları bizi durduramadı, bolca gezdik.
İlk olarak Büyükada'ya gittik. Hava şansımıza çok güzeldi. Zaten bir tek o gün görebildik güneşin yüzünü. Ada turu yaptıktan sonra muhteşem lezzetli balıklar yedik. Üstüne içilen kahvelerden sonra yakınımızda bir yerde sergilenmekte olan resim sergisini gezdik. Akşam dönüşümüze yakın epey yağmur yağdı. Hatta biz vapurdayken şimşekler çakıp bizleri oldukça korkuttu.
Ertesi gün yağışa aldırmadan Kapalı Çarşı'ya gitmeye karar verdik. Öncelikle Mısır Çarşısı'nı dolaştık, ardından Mahmutpaşa'ya uğrayıp Kapalı Çarşı'ya vardık. Çarşı fazla kalabalık değildi, bu sayede rahatça dolaşabildik.
Ardından Sultanahmet'te harika köfteler yiyip genç kuzenler grubu olarak Beykoz'a gittik. Aslında Taksim'e gidip, oraları dolaştıktan sonra da Leb-i Derya'ya gidecektik fakat aniden bastıran kar ve 4 saat köprüde kalan dayımın gözümüzü korkutmasıyla Beykoz'daki Güzelcehisar adlı, harika manzaralı restoranta gittik. Pizzalarımızı yediken sonra önce kuzenimizin evine çaya, ardından da büyük dayımızı ziyarete gittik. Eve geldiğimizde saat 2 olmuştu ve hepimiz bayılmışçasına uykuya daldık.
Ertesi gün öğle yemeğine annein kuzenine davetliydik. Kedisi Garfield'ı gördüğümde o kadar üzüldüm ki kendisi 80 yaşına gelmiş, katı mama yiyemez olmuş ve oldukça zayıflamıştı. Tüm akrabaları görüp, muhteşem yemekler yedikten sonra yeniden evlere dağıldık. Ertesi günkü rotamız Beylerbeyi, Kanlıca ve Hidiv Kasrı'ydı.
O gün hava yağışlı olmasa da yine de çok soğuktu.























Aynı akşam tatarböreği partisi ve benim leziz tiramisumdan sonra koyu sohbetli bir gece daha sona erdi.
Ertesi gün de Bağdat Caddesi'nde dolaşıp alışveriş yaptıktan sonra yine döndük geldik gri Ankaramıza...