Yarın hep yarım gün olur diye ümit etmiştim... Patron tam gün diyince elinden çikolatası alınmış çocuk gibi kalakaldım. Eve erken gidip ordan da kuaföre gidip sonra da hazırlanacaktım.. Şimdi kuaföre gündüz gidip, akşam da apar topar eve koşmam gerek...
Kendime bol eğlenceli bir yılbaşı gecesi diliyorum!
Çarşamba, Aralık 30, 2009
Cumartesi, Aralık 26, 2009
Perşembe, Aralık 24, 2009
Metafizik Ürpermeleri
TRT 2'ye bakıyordum akşam üstü. Orhun Anıtlarından Nobel'e diye bir programa denk geldim. Bir yazar, "Ben çoğunlukla metafizik ürpermelerini, mekan ve zaman kusmalarını yazarım" dedi.
Ne demek istedi ben anlayamadım...
Ne demek istedi ben anlayamadım...
Salı, Aralık 22, 2009
Söyle Kaç Yaşındasın ?

Bugün ankarayda bir çocuk "10 yaşına geldim, bundan büyük yaşlanma mı olur babaanne!" dedi. Çocuğa bakıp gülümsedim. 10 yaşında kendini yaşlı hissetmek oldukça kötü birşey olmalı. Fakat 23 yaşında kendini hala küçük hissetmek çok güzel bir duygu. Sorumluluktan kaçabiliyorsun kendini küçük hissedince.
Ben ilkokul çağlarındayken yakartop oynardık mahallede. Sitenin en küçüğü ben olduğum için yansam da sayılmazdı, sen süttensin diyip hiç oyundan çıkartmazlardı beni. O yanıp da tam oyundan çıkacakken geri dönmek öyle muhteşem bir duygudur ki..
Bana hala o günlerdeki gibi "sütten"im gibi geliyor. Yansam da oyundayım nasılsa. Nedense içimde böyle bir rahatlık var...
Fotoğrafı evine yemeğe davetli olduğum, çok sevdiğim bir arkadaşım çekti.
Ablamın fotoğrafa yorumu: Saçlar sığmamış oldu:)))
Perşembe, Aralık 17, 2009
Ders Çalışmak İstememek...

Galiba ben bu isteğimi 2008 Haziran'ında terkettim.. Bir insan hiç mi kitap yüzü açıp çalışmak istemez ya. Ki ben hiç böyle değildim. Yıllar süren öğrencilik hayatımda ailem bana asla "kızım hadi ders çalış" demedi, hatta "Bak sabah kalkamayacaksın, yat hadi" dediler. Şu an onlar da ben de şaşkın.. Okuyup okuyup okuduğum yere geri dönüyorum ama sanırım bir an önce titreyip kendime gelmem şart!
Şöyle notlarımı güzelce temize çeksem, renkli kalemlerle, renkli kağıtlarla inci gibi yazsam süper olacak! Hayır yani yüksek lisans hala zorunlu eğitim kapsamında değilken ben neden bu yolu seçtim acaba:) Derdim neydi bir bilsem:)) Yoo dostum yoo, ben bunu çok istemiştim.. Bunun geçici bir dönem olduğunu düşünüp, çayımdan bir yudum alıp, haydi müzik diyorum!
Reha Muhtar'ın Bugünkü Yazısı
Reha Muhtar'ı sevmem, gazeteciliğini beğenmem fakat bu yazısını paylaşmak istedim.
Can Dündar’ı Atatürk Belgeseli’nden hapis mi yatıracaksınız?..
Sınıfa girdiğimde birkaç kızla oturmuş sohbet eden bol kazaklı, mülayim tavırlı, hafif uzun saçlı, biraz bebek yüzlü çocuk dikkatimi çekmişti...Ankara’nın Mülkiye adıyla bilinen ünlü Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin Basın Yayın Yüksek Okulu’nun birinci sınıf öğrencileriydik...Çocuk yüzlü, bol kazaklı genç sinemaya, tiyatroya çok düşkündü...O günlerde Ankara Sanat Tiyatrosu, Çağdaş Sahne gibi “sol” kültürle bezenmiş merkezlerdeki sanat olaylarını kaçırmamaya çalışır, kız arkadaşlarıyla buradaki etkinliklere her hafta gitmeye çalışırdı...Entelektüel bellediği çok da radikal olmayan “sol”cu hocalara da takılır, onlarla uzun sohbetlerinde eksik olduğu ve öğrenmeye heves ettiği bilgi cennetinden istifade etmeye çalışırdı...
***Okul yıllarında o çocukla yollarımız iyice kesişti...Ankara Oran’da karlı yollarda geçirilen yılbaşı geceleri, ufak bir kayıkla ODTÜ’nün Ankara’daki gölünden karaya çıkarak ilk yaptığı evliliğine tanıklığım, Atina’da evimde geçen günlerimiz, sevgimiz, kavgamız, tartışmalarımız...20 yaşında başlayan bir arkadaşlığın 30 yıla yayılan “bazen uzak, bazen mesafeli ama hep birbirinin en ince damar noktasını bilecek kadar yakın” bir birliktelikti bizimkisi...Çok yakın tanıdığım, kişilik özelliklerini, koordinatlarını, aşklarını, ihtiraslarını, mesleki duruşunu, hayata bakışını çok iyi tanıdığım bir kişiydi o...Üniversite birinci sınıftan başlayan 30 yıla yayılan çok yakın bir tanışıklıktı bu sonuçta...
***Bu kadar şeyden sonra ona objektif bakabilir miyim?..Evet...Bu kadar objektif bakabilmemin nedeni, sanırsam “kendi ayaklarının tamamen üzerinde durmuş olma becerisi...” O kendi yolunda, kendi doğrularıyla ve mücadele şekliyle yürüdü yıllar içinde...Bana hiçbir zaman ihtiyaç duymadı...Birbirimizi kimselerin tanıyamayacağı kadar iyi bildik, kimselerin tahmin edemeyeceği kadar iyi tanıdık ama hep kendi yollarımızda kendimiz yürüdük...Onun için objektif olabilirim Can Dündar’a karşı...
***Bugün bizim gazetede yayınlanan manşeti gördüğümde “Can’dan çok, bu ülke için üzüldüm...” Zaten “Mustafa” belgeselini yaptığından beri çarmıha gerilmişti Can Dündar...Şimdi çarmıh yetmemiş, bir de ceza davası açılıyordu hakkında...“Atatürk’ün hatırasına hakaretten...” “İçki sofrasından kalkmadığını söylediği için, Corina’ya mektubunda geceyi kollarında geçirdiğini mektubundan alıntıladığı için, devamlı içki ve sigara içen, kadınlara zaafı olan bir adam imajı çizdiği için...”
***Ne ilginç bir ülke burası...Bir tarafta, Öcalan’ın muhatap alınması istenebiliyor, ona “Sayın” diyerek, toplumun en hassas damarları patlatılmaya çalışılıyor!..Diğer tarafta bir belgeselde Mustafa Kemal içki ve sigara içiyor, bir kadına “geceyi kollarında geçirdim” dediği için, kadına zaafı olan, hatırasına saygısızlık yapılan bir kişilik olarak gösterilebilip, yapan hakkında ceza davası açılıyor...Bir ülke, bir toplum, bir insan standartlarını kaybetmişse, kendisini kaybetmiş demektir...Can Dündar’ın Mustafa belgeselinden 7.5 yıla kadar hapsini istemek bu ülkede, hiçbir sosyal standartın kalmadığını gösterir...Çifte standart değil, adamına ve gücüne göre binlerce standartı var bu ülkenin...Bize Siyasal’ın o Basın Yayın Okulu’nda belgeseller yapmamız öğretilmişti...Hocalarımız bizi yazı yazmaya, program yapmaya, bu memleketin insanına yeni ufuklar açmaya özendirmişlerdi...Şimdi o “bol kazaklı çocuk” gözlerimin önüne geliyor...“Bu Cumartesi Ankara Sanat’a gidiyoruz” derdi, “Sakıncalı Piyade’ye...” Olaylara hiç karışmazdı...Kavgalarda, çatışmalarda, sert eylemlerde hiç bulunmazdı...Varsa yoksa, dergileri, sanat faaliyetleri, folklör gösterileri ve sohbetleri...Bilebilir miydi acaba, bu kadar dışında kalmaya çalıştığı halde, bir gün o da “sakıncalı” sınıfına girecektir?..Hocalarının “Yapın, daha güzelini daha yaratıcısını yapın” dediği şeylerden dolayı 7.5 yılla yargılanacaktır?..Heyhat!..Nasıl bir ülke burası?..
*****
Can Dündar’ı Atatürk Belgeseli’nden hapis mi yatıracaksınız?..
Sınıfa girdiğimde birkaç kızla oturmuş sohbet eden bol kazaklı, mülayim tavırlı, hafif uzun saçlı, biraz bebek yüzlü çocuk dikkatimi çekmişti...Ankara’nın Mülkiye adıyla bilinen ünlü Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin Basın Yayın Yüksek Okulu’nun birinci sınıf öğrencileriydik...Çocuk yüzlü, bol kazaklı genç sinemaya, tiyatroya çok düşkündü...O günlerde Ankara Sanat Tiyatrosu, Çağdaş Sahne gibi “sol” kültürle bezenmiş merkezlerdeki sanat olaylarını kaçırmamaya çalışır, kız arkadaşlarıyla buradaki etkinliklere her hafta gitmeye çalışırdı...Entelektüel bellediği çok da radikal olmayan “sol”cu hocalara da takılır, onlarla uzun sohbetlerinde eksik olduğu ve öğrenmeye heves ettiği bilgi cennetinden istifade etmeye çalışırdı...
***Okul yıllarında o çocukla yollarımız iyice kesişti...Ankara Oran’da karlı yollarda geçirilen yılbaşı geceleri, ufak bir kayıkla ODTÜ’nün Ankara’daki gölünden karaya çıkarak ilk yaptığı evliliğine tanıklığım, Atina’da evimde geçen günlerimiz, sevgimiz, kavgamız, tartışmalarımız...20 yaşında başlayan bir arkadaşlığın 30 yıla yayılan “bazen uzak, bazen mesafeli ama hep birbirinin en ince damar noktasını bilecek kadar yakın” bir birliktelikti bizimkisi...Çok yakın tanıdığım, kişilik özelliklerini, koordinatlarını, aşklarını, ihtiraslarını, mesleki duruşunu, hayata bakışını çok iyi tanıdığım bir kişiydi o...Üniversite birinci sınıftan başlayan 30 yıla yayılan çok yakın bir tanışıklıktı bu sonuçta...
***Bu kadar şeyden sonra ona objektif bakabilir miyim?..Evet...Bu kadar objektif bakabilmemin nedeni, sanırsam “kendi ayaklarının tamamen üzerinde durmuş olma becerisi...” O kendi yolunda, kendi doğrularıyla ve mücadele şekliyle yürüdü yıllar içinde...Bana hiçbir zaman ihtiyaç duymadı...Birbirimizi kimselerin tanıyamayacağı kadar iyi bildik, kimselerin tahmin edemeyeceği kadar iyi tanıdık ama hep kendi yollarımızda kendimiz yürüdük...Onun için objektif olabilirim Can Dündar’a karşı...
***Bugün bizim gazetede yayınlanan manşeti gördüğümde “Can’dan çok, bu ülke için üzüldüm...” Zaten “Mustafa” belgeselini yaptığından beri çarmıha gerilmişti Can Dündar...Şimdi çarmıh yetmemiş, bir de ceza davası açılıyordu hakkında...“Atatürk’ün hatırasına hakaretten...” “İçki sofrasından kalkmadığını söylediği için, Corina’ya mektubunda geceyi kollarında geçirdiğini mektubundan alıntıladığı için, devamlı içki ve sigara içen, kadınlara zaafı olan bir adam imajı çizdiği için...”
***Ne ilginç bir ülke burası...Bir tarafta, Öcalan’ın muhatap alınması istenebiliyor, ona “Sayın” diyerek, toplumun en hassas damarları patlatılmaya çalışılıyor!..Diğer tarafta bir belgeselde Mustafa Kemal içki ve sigara içiyor, bir kadına “geceyi kollarında geçirdim” dediği için, kadına zaafı olan, hatırasına saygısızlık yapılan bir kişilik olarak gösterilebilip, yapan hakkında ceza davası açılıyor...Bir ülke, bir toplum, bir insan standartlarını kaybetmişse, kendisini kaybetmiş demektir...Can Dündar’ın Mustafa belgeselinden 7.5 yıla kadar hapsini istemek bu ülkede, hiçbir sosyal standartın kalmadığını gösterir...Çifte standart değil, adamına ve gücüne göre binlerce standartı var bu ülkenin...Bize Siyasal’ın o Basın Yayın Okulu’nda belgeseller yapmamız öğretilmişti...Hocalarımız bizi yazı yazmaya, program yapmaya, bu memleketin insanına yeni ufuklar açmaya özendirmişlerdi...Şimdi o “bol kazaklı çocuk” gözlerimin önüne geliyor...“Bu Cumartesi Ankara Sanat’a gidiyoruz” derdi, “Sakıncalı Piyade’ye...” Olaylara hiç karışmazdı...Kavgalarda, çatışmalarda, sert eylemlerde hiç bulunmazdı...Varsa yoksa, dergileri, sanat faaliyetleri, folklör gösterileri ve sohbetleri...Bilebilir miydi acaba, bu kadar dışında kalmaya çalıştığı halde, bir gün o da “sakıncalı” sınıfına girecektir?..Hocalarının “Yapın, daha güzelini daha yaratıcısını yapın” dediği şeylerden dolayı 7.5 yılla yargılanacaktır?..Heyhat!..Nasıl bir ülke burası?..
17 Aralık Perşembe. Vatan Gazetesi.
*****
Pazartesi, Aralık 14, 2009
Bence Her Pazartesi Güzeldir
Çünkü ben Pazartesi'leri işe gitmem, erkenden okuluma gider gelirim.
Bugün okuldan çıkıp Eda'lara gittim. Kahvelerimizi içip Optimum'a gezmeye gittik. Optimum bence Ankara'daki en iyi outlet merkezi. A City Outlet falan hikaye yani.. Güzelce gezip alışverişimizi yaptıktan sonr HD'de iskenderleri afiyetle yedik. Karnımızı doyurup alışverişimize devam ettik. Vitrinde gördüğümüz eteği almak için içeri girip, o eteği almadığımızı mağazadan çıktıktan sonra farkeden nadide insanlarızdır herhalde. Olsun, bizim etek daha güzel:) zaten ondan kalmamış:)))
Bu arada Ankara'nun o uyuz soğukları başladı. Öldürmeyip süründüren cinsten.. Kar yağsa da rahatlasak..
Resmi işlemlerden ne kadar nefret etsem de yine gelip beni buluyor.. Yeniden Kpds ve Ales belgeleri, öğrenci belgeleri, diploma fotokopileri... Kabus bu olmalı. Ya da sırt bu işleri yürüten insanlar olmalı, aile doktoru gibi. Aile belgecisi:) Gitsin o aile adına hangi belgeler toplancaksa alsın gelsin. Böyle abidik işlerle uğraşan ülkeye böyle işlerle uğraşan adamlar da şart!
Bugün okuldan çıkıp Eda'lara gittim. Kahvelerimizi içip Optimum'a gezmeye gittik. Optimum bence Ankara'daki en iyi outlet merkezi. A City Outlet falan hikaye yani.. Güzelce gezip alışverişimizi yaptıktan sonr HD'de iskenderleri afiyetle yedik. Karnımızı doyurup alışverişimize devam ettik. Vitrinde gördüğümüz eteği almak için içeri girip, o eteği almadığımızı mağazadan çıktıktan sonra farkeden nadide insanlarızdır herhalde. Olsun, bizim etek daha güzel:) zaten ondan kalmamış:)))
Bu arada Ankara'nun o uyuz soğukları başladı. Öldürmeyip süründüren cinsten.. Kar yağsa da rahatlasak..
Resmi işlemlerden ne kadar nefret etsem de yine gelip beni buluyor.. Yeniden Kpds ve Ales belgeleri, öğrenci belgeleri, diploma fotokopileri... Kabus bu olmalı. Ya da sırt bu işleri yürüten insanlar olmalı, aile doktoru gibi. Aile belgecisi:) Gitsin o aile adına hangi belgeler toplancaksa alsın gelsin. Böyle abidik işlerle uğraşan ülkeye böyle işlerle uğraşan adamlar da şart!
Cuma, Aralık 11, 2009
Tanrı Misafiri
Bu minik bugün bize Tanrı misafiri oldu. Sabah annemle ikisinin konuşmalarına uyandım.Konuşma dediysem;
Kedi: Meeeev...
Annem: Ne oldu?
Kedi: Meeeev
Annem: Karnın mı aç?
Kedi: Meeeev...
(Annem içerden sütlü ekmek ve su getirir.)
Kedi: Meeeev...
Annem: Tamam ye onu
(Kedi içeri girmeye çalışır)
Annem: Aaaa çok ayıp ama yaptığın hadi onları ye şimdi.
Kedilerden acayip korkan annem uzaktan sever ve besler ama kendisine dokunmalarından ve eve girmelerinden nefret eder.
Şu zavallı hala şu gördüğünüz sandalye üstünde miskinlik yapmakta. Akşam da balık kafası ziyafeti çektik kendisine. Hem o hem de arkadaşları bir güzel doyurdular karınlarını:)
Kedi: Meeeev...
Annem: Ne oldu?
Kedi: Meeeev
Annem: Karnın mı aç?
Kedi: Meeeev...
(Annem içerden sütlü ekmek ve su getirir.)
Kedi: Meeeev...
Annem: Tamam ye onu
(Kedi içeri girmeye çalışır)
Annem: Aaaa çok ayıp ama yaptığın hadi onları ye şimdi.
Kedilerden acayip korkan annem uzaktan sever ve besler ama kendisine dokunmalarından ve eve girmelerinden nefret eder.
Şu zavallı hala şu gördüğünüz sandalye üstünde miskinlik yapmakta. Akşam da balık kafası ziyafeti çektik kendisine. Hem o hem de arkadaşları bir güzel doyurdular karınlarını:)
Perşembe, Aralık 10, 2009
Diş Çekimi Episode-2
Dişimin çekildiği ilk gün herşey gayet güzeldi. Mis gibi geldim evime, ılık çorbamı içtim, ilaçlarımı aldım. Fakat akşama doğru ağzım açılmaz, yanağım da bir balon gibi olmuştu. 2 gün yalnızca çorba içtim, sağ tarafa başımı koyamadım, ve yanağımda bir buz kütlesiyle gezdim. 3. gün şişim inmeyince apse yapmıştır korkusuyla aradım dişçimi, o da bunun gayet normal olduğunu, daha da fazla şişeceğini söyledi. Öğrencilerim bu halimi pek şirin bulsalar da yanağımdaki koca ağırlıktan oldukça bıkmıştım.
Neyse ki bugün biraz daha indi yanağımın şişi. Artık ağzımı daha rahat açıp çorba dışında bişeyler de yiyebiliyorum. Antibiyotikler bitinceye kadar almaya devam. Çok ağrım olursa da ağrı kesici alıyorum. Dilimin yarısının hala uyuşuk olması oldukça rahatsız edici olsa da bikaç güne geçeceğini umuyorum...
Bu arada, doktorum aynanın karşısına geçip dikilen yere bakmamamı önermişti. Daha doğrusu sıkı sıkı tembihlemişti sakın oraya bakma diye. Peki ben ne yaptım? Uslu ve söz dinler biri olduğumdan tabi ki aynaya bakmadım. Açtım youtube'u, 20 lik diş çekim videosu izledim:))))
Neyse ki bugün biraz daha indi yanağımın şişi. Artık ağzımı daha rahat açıp çorba dışında bişeyler de yiyebiliyorum. Antibiyotikler bitinceye kadar almaya devam. Çok ağrım olursa da ağrı kesici alıyorum. Dilimin yarısının hala uyuşuk olması oldukça rahatsız edici olsa da bikaç güne geçeceğini umuyorum...
Bu arada, doktorum aynanın karşısına geçip dikilen yere bakmamamı önermişti. Daha doğrusu sıkı sıkı tembihlemişti sakın oraya bakma diye. Peki ben ne yaptım? Uslu ve söz dinler biri olduğumdan tabi ki aynaya bakmadım. Açtım youtube'u, 20 lik diş çekim videosu izledim:))))
Çarşamba, Aralık 09, 2009
Uçurtma Avcısı
Bugün yemekten sonra bitirdim sonunda Uçurtma Avcısı'nı. Zaman zaman çok eğlendim ama çoğunlukla ruhumun daraldığını, boğazımın düğümlendiğini hissettim. Uçurtma Avcısı vicdan denen şeyin insanı ömrü boyunca nasıl da adım adım takip ettiğini çok güzel bir dille anlatıyor. Sırf egolar üzerine verilmiş bir kararın tüm bir ömrü nasıl da gaspettiğini...
Pazartesi, Aralık 07, 2009
Diş Çektirme Episode-1
Diş hekimimle bayramdan sonraki hafta 20'lik dişlerimi çekme konusunda sözlemiştik. Alt çenem dar olduğu için diğer dişlerimi sıkıştırmaya başlamışlardı. Ben de tek boş günüm olan bugün dersten çıkıp gittim Ertan amcaya. Ben diş hekimize amca diye hitap ediyorum çünkü kendisi on yıldır aile dişçimiz, kısa pantolonlu halimi bilir yani:) Daha önceden çekilmiş olan panaromik filmime baktı "Cem 13.30 gibi gelecek, bir de o baksın, o bu işin uzmanıdır" dedi. Saat o sırada 12.30 falan ve bir saat orda kös kös beklemeyi hiç gözüm yemedi. "Ertan amca haftaya pazartesi 13:30'da geleyim bari, bir saat bekleyemem" dedim. tamam dedi, sözleştik. Tam ben kapıdan çıkarken Cem Bey geldi. Oh dedim süper zamanlama.
Cem bey hemen baktı filmime, tamam birini bugün alalım, ama dişin henüz çıkmadığı için orayı oyup öyle almam gerekecek, sonra da orayı dikicem dedi. Anam dedim noluyoruz, ufak çaplı bir ameliyat oluyorum yani, dikiş mikiş dedim içimden. 40 dakika kadar sürer, sonra da seni biraz dinlendirir göndeririz dedi. Daha öneden annemle dişimin çekilmesi kesinleştiğinde onu aramam ve yanıma gelmesi konusunda sözleşmiştik. Aradım annemi, gelmene gerek yok 40 dk sürücekmiş zaten, bişey olmaz gelsen napıcaksın dedim. Peki dedi, kapattık, oturdum ben bir güzel dişçi koltuğuna.
Küçüklüğümden beri dişçilerden korkan tiplerden olmadım. Hani bazı insanlarda vardır ya renk benz atar, garip bi şekilde korkarlar o koltuktan. 10 dakika kadar süren hazılıkların ardından Cem bey diş etime ve dil altıma iğne yaptı, artık yandan yemiş gibi gülüyordum çünkü ağzımın yarısını hissetmez olmuştum:)
Çekilecek olan dişim epey derinlerde olduğundan uzun bir müddet-bana uzun geldi belki de- dişimi yarıp dişe ulaşmakla meşgul oldu Cem bey ve yardımcısı. Bu arada benim için herşey gayet normaldi, ağzım güzelce uyuşmuştu, rahat rahat uzanıyordum koltukta. Cem bey çok kibar bir insan, sürekli "Neva acıtmıyorum değil mi, ne olur kusura bakma, çok pardon" gibi sözler sarfetti. Konuşamadığımdan hıhı, ı-ıh gibi tepkiler verebildim ben de sadece:) İçimden "Hayır bebişim acıtmıyorsun ama yeter artık bıktım ağzımı açık tutmaktan, çek de kurtulayım" diyordum. Gerçekten dakikalarca insanın ağzı açık şekilde tutması illet birşey!
Dişim tam da sinirin üstünde olduğundan çok hassas davranmak zorunda kaldılar, yandaki kemiği hafif kaldırıp öyle çekeceğini söylemişti. Ağzımın içinde mini matkaplar zarr zurrr ettikçe sabrım artık iyice azalmıştı ama asla çaktırmadım. Zaten neredeyse hiç ağrı hissetmediğim için tek sorun sabırsız olmamdı. Hatta Cem bey ve asistanı halime çok şaşırdılar "Keşke her hastamız senin gibi olsa, çok uslusun ve ağrı eşiğin gerçekten baya yüksekmiş, biz bu koltukta ne hastalar gördük" dediler. Hatta benden uzun süre ses gelmeyince "Neva hayatta mısın? Arada ses ver" demeye başladı Cem bey. Ara sıra Ertan amca geldi, baktı, onayladı gitti.
Neyse ki en sonunda dişim çekildi, ağzımı kapatabildim. Gerçekten hiç sorun yaşamadım ve güle oynaya kalktım koltuktan. Sanırım onlar bana sorun yaşatmadığı için ben de onlara yaşatmadım. Karşılıklı rahat bir operasyon geçirdik yani. İşimiz bittikten sonra bol bol teşekkür ettiler "Çok iyi bi hastaydın, çok teşekkür ederiz, hiçbi sorun çıkartmadın" dediler. Bir an gerçekten şaşırdım, asıl benim teşekkür etmem gereken insan, benim dişimi çeken insan bana teşekkür ediyordu. Ben orda bir nevi müşteri, o da satıcıydı fakat işini kolaylaştırdığım için bana teşekkür ediyordu. Cem bey son zamanlarda rastladığın en nazik insanlardan biriydi gerçekten de... hala böyle insanların olduğunu bilmek beni mutlu etti.
İşlem bitince hemen yanağıma koymam için buz ve ağrı kesici getirdi. Almam gereken antibiyotikleri yazdı, ne sıkılıkla almam gerektiğini söyledi ve sıcak şeyler yiyip içmememi tembihledi. Eeğer sorun olursa onu aramam için numarasını verdi. Dişlerimi fırçalarken o kısma değdirmememi fakat gargara yapmamı önerdi. 10 gün sonra dikişlerimi alacak, birkaç gün sonra da sol dişim aynı operasyondan geçecek. Şu an sağ yanağım hala biraz uyuşuk. Ilık bir çorba içip antibiyotiğimi aldım. Ağrım olduğu zaman da verdiği ağrı kesiciden içicem ama umarım olmaz. Şimdilik herşey gayet iyi gidiyor yani...
Cem bey hemen baktı filmime, tamam birini bugün alalım, ama dişin henüz çıkmadığı için orayı oyup öyle almam gerekecek, sonra da orayı dikicem dedi. Anam dedim noluyoruz, ufak çaplı bir ameliyat oluyorum yani, dikiş mikiş dedim içimden. 40 dakika kadar sürer, sonra da seni biraz dinlendirir göndeririz dedi. Daha öneden annemle dişimin çekilmesi kesinleştiğinde onu aramam ve yanıma gelmesi konusunda sözleşmiştik. Aradım annemi, gelmene gerek yok 40 dk sürücekmiş zaten, bişey olmaz gelsen napıcaksın dedim. Peki dedi, kapattık, oturdum ben bir güzel dişçi koltuğuna.
Küçüklüğümden beri dişçilerden korkan tiplerden olmadım. Hani bazı insanlarda vardır ya renk benz atar, garip bi şekilde korkarlar o koltuktan. 10 dakika kadar süren hazılıkların ardından Cem bey diş etime ve dil altıma iğne yaptı, artık yandan yemiş gibi gülüyordum çünkü ağzımın yarısını hissetmez olmuştum:)
Çekilecek olan dişim epey derinlerde olduğundan uzun bir müddet-bana uzun geldi belki de- dişimi yarıp dişe ulaşmakla meşgul oldu Cem bey ve yardımcısı. Bu arada benim için herşey gayet normaldi, ağzım güzelce uyuşmuştu, rahat rahat uzanıyordum koltukta. Cem bey çok kibar bir insan, sürekli "Neva acıtmıyorum değil mi, ne olur kusura bakma, çok pardon" gibi sözler sarfetti. Konuşamadığımdan hıhı, ı-ıh gibi tepkiler verebildim ben de sadece:) İçimden "Hayır bebişim acıtmıyorsun ama yeter artık bıktım ağzımı açık tutmaktan, çek de kurtulayım" diyordum. Gerçekten dakikalarca insanın ağzı açık şekilde tutması illet birşey!
Dişim tam da sinirin üstünde olduğundan çok hassas davranmak zorunda kaldılar, yandaki kemiği hafif kaldırıp öyle çekeceğini söylemişti. Ağzımın içinde mini matkaplar zarr zurrr ettikçe sabrım artık iyice azalmıştı ama asla çaktırmadım. Zaten neredeyse hiç ağrı hissetmediğim için tek sorun sabırsız olmamdı. Hatta Cem bey ve asistanı halime çok şaşırdılar "Keşke her hastamız senin gibi olsa, çok uslusun ve ağrı eşiğin gerçekten baya yüksekmiş, biz bu koltukta ne hastalar gördük" dediler. Hatta benden uzun süre ses gelmeyince "Neva hayatta mısın? Arada ses ver" demeye başladı Cem bey. Ara sıra Ertan amca geldi, baktı, onayladı gitti.
Neyse ki en sonunda dişim çekildi, ağzımı kapatabildim. Gerçekten hiç sorun yaşamadım ve güle oynaya kalktım koltuktan. Sanırım onlar bana sorun yaşatmadığı için ben de onlara yaşatmadım. Karşılıklı rahat bir operasyon geçirdik yani. İşimiz bittikten sonra bol bol teşekkür ettiler "Çok iyi bi hastaydın, çok teşekkür ederiz, hiçbi sorun çıkartmadın" dediler. Bir an gerçekten şaşırdım, asıl benim teşekkür etmem gereken insan, benim dişimi çeken insan bana teşekkür ediyordu. Ben orda bir nevi müşteri, o da satıcıydı fakat işini kolaylaştırdığım için bana teşekkür ediyordu. Cem bey son zamanlarda rastladığın en nazik insanlardan biriydi gerçekten de... hala böyle insanların olduğunu bilmek beni mutlu etti.
İşlem bitince hemen yanağıma koymam için buz ve ağrı kesici getirdi. Almam gereken antibiyotikleri yazdı, ne sıkılıkla almam gerektiğini söyledi ve sıcak şeyler yiyip içmememi tembihledi. Eeğer sorun olursa onu aramam için numarasını verdi. Dişlerimi fırçalarken o kısma değdirmememi fakat gargara yapmamı önerdi. 10 gün sonra dikişlerimi alacak, birkaç gün sonra da sol dişim aynı operasyondan geçecek. Şu an sağ yanağım hala biraz uyuşuk. Ilık bir çorba içip antibiyotiğimi aldım. Ağrım olduğu zaman da verdiği ağrı kesiciden içicem ama umarım olmaz. Şimdilik herşey gayet iyi gidiyor yani...
Cuma, Aralık 04, 2009
Sisli Ankara
*Bugünlerde acayip bir sis var havada. İnsanın içini karartıyor sisli hava. Sabah kalkınca da sisli bir havaya çıkmak hiç de hoş değil. Zaten kışları hiç sevmem, bir de hava sisli olunca hiç kapıdan çıkasım gelmiyor.
*Uçurtma Avcısı'nı okuyorum. Bitirmek için sabırsızlanıyorum. Metroda, evde, iş yerinde, her yerde elimde. Düşmeyeceğimi bilsem yürürken bile alıp okuyacağım yani o derece. Böyle bir anlatım olamaz diyorum. Lisanstayken İngiliz hocamız Laurence, "It is not important what you say, but it is very important how you say" derdi. Roman işte böyle yazılır dedirten bir kitap! Zaman zaman boğazımın düğümlendiğini hissediyorum... Bitince filmini de izlemeyi istiyorum.

*Bu arada artık bankacı bir arkadaşım var! Nesli bankacı oldu:) Çok mutlu ve gururluyuz. Emeklerinin karşılığını aldı sonunda, çok şükür... Babam "Artık banka soyabiliriz Nesli" diyor, organizasyonlara başladık bile dermişim:)
Şimdi ben kitabıma dönüyorum, hadi bye.
Çarşamba, Aralık 02, 2009
Beypazarı
Oraya vardığımızda saat 10:00 falandı. Hemen gidip el açması gözlemelerimizi yedik. Güzelce karnımızı doyurduktan sonra başladık gezmeye. Beypazarı küçük bir yer ama çok şirin. Daha önce de gittiğimiz için bu sefer ne nerden alınır, nerde yenir iyi biliyorduk.
Birkaç saatimiz gümüş dükkanlarını gezip gümüş takı almakla geçti. Domastes kurusu, yaban mersini, börülce kurusu(burda bir türlü bulamıyorum da), beyaz leblebi ve Beypazarı kurusu aldıktan sonra Bağ Evi adındaki muhteşem restoranta gittik.Bağ Evi'nin ünlü yaprak sarmasından ve etli güvecinden yedikten sonra Ankara'ya geri döndük. Baharda yeniden gitmek şimdilik planlarımız arasında.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

